Temmuz 30, 2025

Müziğin Van Gogh’u: Nick Drake – Ahmet Arda Kıvanç

ile Admin

Öncelikle yazıma, yazımda Nick Drake’in bütün hayatından ziyade karakteri, müzik hayatı ve albümlerinden bahsedeceğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Böylece Nick Drake’i hiç duymamış ve merak eden okurlar da hayatını ve müziklerini daha sonrasında araştırabilir. Öbür türlüsü zaten fanzin mantığına uymaz diye düşünüyorum. Nick Drake aslen Güneydoğu Asya’da yer alan Burma doğumlu. 1950’li yılların ortasında ailesi Britanya’ya geri döndü. Aynı zamanda Shakespeare’in de doğum yeri olarak
bilinen Warwickshire’e yerleştiler. İngiltere’ye yerleştiklerinde 5 yaşındaydı. Ailesinin maddi durumu o
zamanın ailelerine göre iyiydi. Liseye kadar özel okulda okudu. Okul orkestrasında piyano, klarnet, saksafon çalma imkanı buldu ve hatta kurduğu ufak çaplı müzik grubunda bir süre çaldı fakat onu tanıyan herkes onu sessiz sakin, kendi halinde, tanıması zor ve utangaç biri olarak tanımlıyordu. Ailesi bile onu belirli bir mesafeden tanıyordu. 1960’ların popüler yeni alt kültürü olan hippilerin, kendini bulma, kendini
keşfetme fikirlerinin dünyaya yayılmaya başladığı zamanlarda Nick liseyi yeni bitirmişti ve zaman zaman
uyuşturucu kullanmaya başlamıştı. Bir arkadaşının anlattığına göre arada gecenin bir yarısı dairesine çıkagelip hiç konuşmadan ve arkadaşına bakmadan saatlerce gitar çalıp daireyi terk ettiği olurmuş. Ve yine onun bu arkadaşı hala kim ile tanıştığının farkında olmadığını yine de onun ne kadar anlaşılmaz biri olduğuna karşın onun sadece odadaki varlığının bile insanları içine çektiğini söylemiştir. Nick’in müzik hayatına gelecek olursak Nick ilk gitarını 17 yaşında aldı. 20’li yaşlarında kahve dükkanlarında, barlarda ufak çaplı sahneler aldı ve Fairport Convention grubunun basçısı olan Ashley Hutchings tarafından keşfedildi. Ashley onu şuanın efsane müzik yapımcılarından Joe Boyd ile tanıştırdı. Joe daha sonraları Nick ile ilgili anlattığı anısında Nick’e onda çok büyük bir potansiyel gördüğünü onunla bir albüm yapmak istediğini ve tam zamanlı bir sözleşme imzalama teklifini sunduktan sonra Nick’in sadece
”Tamam,olur.” diye cevap verdiğini söyleyecektir. Nick ilk albümüne çalışmak için üniversiteyi bıraktı. İlk albümü için kafasında zamanın popüler vokal tonu olan parlak ve yankılı(reverb) bir vokal tonundan tamamen arınmış samimi, sıcak ve kapalı bir vokal tonu vardı. Fakat yapımcının seçtiği şarkıları bir araya getirecek olan aranjör, Nick’in kafasındakini tam tersine oldukça ana akım, popülere hitap edecek bir ton ortaya koymuştu. Nick bunu kabul etmedi ve üniversiteden arkadaşı olan ve daha sonraları ünlü bir aranjör olacak olan Robert Kirby’yi bütün albümü tekrardan kayıt etmek üzere çağırdı. Joe ilk başta bu kadar önemli bir işin bir üniversite öğrencisine verilmesine karşı çıksa da bunu yapmalarına izin vermek zorunda kaldı. Daha sonradan buna hiç pişman olmadı çünkü ortaya harika bir iş çıkmıştı. ”Five Leaves Left” albümü. Kaprisli, melankolik sözler üzerine harika uyan pürüzsüz, sıcak ve huzur
veren, gizemli bir vokal ile adeta bir başyapıt olmuştu. Bu albümünde; albümün adında da sanki hissetmiş
gibi yaşamının sona ermesine 5 yıl kaldığını bilmemesine rağmen sanki kendi
sonunu tahmin edercesine ölüm, yaşam, ün gibi konulara değinmiştir. Albüm nedeni bilinmeyen bir
şekilde 5000 kopya bile satamadı ve geri dönüşler çoğunlukla olumsuz oldu. Albümün
reklamı iyi yapılamamıştı ve belki de zamanının ötesinde olan bu albümü insanlar anlamaya
çalışmıyorlardı. Bundan sonra işler sürekli daha da kötüleşti. Nick bir dairesi olmadığı için oradan oraya
sürüklenirken ailesi de, üniversiteyi bırakıp müzik işine giriştiği ve albümü de başarıya ulaşamadığı için ona tepki gösteriyordu. Sonunda menajeri sayesinde kalacağı bir yer buldu ve küçük yerlerde sahne almaya devam etti. Sahne aldığı yerlerde katılımlar düşüktü ve insanlar Nick’in, günün popüler müziğine aykırı bu tarzını benimsemekte güçlük çekiyorlardı. Tanıdığı herkes ona bir dahi olduğunu söylüyor fakat ürettiği müzik ilgi çekmiyordu. Bu geri dönüşler Nick’in zaten var olan içe kapanıklığını ve bunalımını arttırıyordu.
Nick’in saf yeteneğine hala inancı olan müzik yapımcısı Nick ile bir albüm yapmaya daha karar
verdi. Nick’in 2. albümü olan ”Bryter Layter” ilk albümüne nazaran çok daha enerjik, canlı ve müzikalite olarak oldukça çeşitli enstrümanlar içeren bir albüm oldu. Albümde ilk albümün neden başarısız olduğunu anlayamayan yapımcılar bu albümde zamana daha uygun pop, jazz karakterli içinde bolca davul ve bass bulunan daha pazarlanabilir, radyo dostu, eğlenceli ve yakalayıcı bir albüm yapmak istediler. Albüm piyasaya sürüldükten az süre sonra bu albüm de tam bir hayal kırıklığı yaratmıştı. İlk albümünden bile daha az görünürlük kazanan ve daha az satan bir albüm oldu. Eleştirmenler iyi yapılmış fakat garip bir albüm olduğunu söylediler. Müzik yapımcısı Joe Boyd Nick’i terk ederek Amerika’ya taşındı ve 2 tane başarısız albümden sonra sözleşmesi olduğu meşhur Island Records’ın Nick üzerinde hiçbir ilgisi kalmadığı için sözleşmeyi fesh etti. Nick yaptığı müziğin iyi olduğunu düşünse de nedensice bu kadar üst üste başarısız olması onun kaygı, endişe ve huzursuzluğunu doruklara çıkardı. Hatta 1970’in yazında verdiği bir konserde, konserin başından sonuna kadar kimseyle göz teması kurmadı ve şarkının yarısında sahneyi
terk etti. İşte bu konser verdiği son konserdi. 1971’lere gelindiğinde Nick’e doktoru tarafından antidepresan ilaçları yazıldı fakat bu ilaçlar onun akıl sağlığına hiç yardımcı olmuyordu. Kız kardeşi onu bu sıralarda mental açıdan darmadağınık ve duygusuz olarak tanımlıyordu. O sıralar dairesini sadece uyuşturucu almak için terk ediyordu. Başarısız kariyerinin son denemesi olan ve depresyonunun en dibinde hiçbir kimseye bağlı olmadan yaptığı son albümü olan ”Pink Moon”a gelelim. Albüm yalnızca 28 dakika sürüyordu ve sadece 2 günde kayıt edilmişti. Bu Nick’in bana göre yaptığı en dürüst, en kişisel ve en güzel albümüdür. Şarkılar oldukça sessiz, basit, samimi ve ana akımın getirdiği tarzdan oldukça uzak vokaller ve gitar tınıları barındırır. Bu albüm sanki müzikal formda bir günlüğe benzer. Dinlerken verdiği hissiyatı o kadar saf, kırılgan ve hassastır ki sanki farklı bir dünyadan gelmiş düşüncesine kapılmak kaçınılmaz gelir insana. Bu dünya tabii ki de Nick’in dünyasıdır. Sanatın sömürüldüğü, müziğin ticarileştirildiği, yolsuzluklara bulanmış dünyamızdan uzakta olan bu dünya Nick’in içindeki şeytanlarla savaştığı daha mistik, uyuşuk, hayal ürünü ve insanı oturup nasıl bu kadar dürüst ve derin bir
müzik yaptı diye düşündüren tarzdadır. Her ne kadar az önce anlattıklarıma ters düşecek gibi olsa da
ben bunu Nick’in dünyamız için fazla gerçek ve varlığının farkında olmasına bağlıyorum. O kadar karanlık, yalıtılmış, sürekli olumsuz eleştiri aldığı ve başarısızlıklarla dolu anlarında bile yaptığı müzikte bir çocuk kadar masum ve dürüsttü. Albümün içindeki şarkıları dinlerken sanki onun ruhunun derinliklerine bakıyorsunuz ve orada hem uğursuz hem masum, ürkütücü, aynı zamanda rahatlatıcı bir yanla karşılaşıyorsunuz. Onun dünyasında karanlık sizi rahatsız etmiyor; depresyon, izolasyon, yalnızlık her şeyden daha huzurlu tasvir ediliyor. Bu albüm doğayı, hayatı, aşkı imgesel olarak ve insanın
hissedebileceği en karanlık duygularla gözler önüne seriyor. Sanki sizi organik bir yolculuğa çıkarıyor.
Belki de Nick’in dünyadan bu kadar kopuk olması onun dünyadaki deneyimlerini bir duygu olarak müziğe dökebilmesine yarıyordu. Maalesef ki bu albümü de tıpkı diğerleri gibi Nick’i hüsrana uğrattı. Bu albüm de diğerleri kadar az sattı ve geri dönütler olumsuz oldu. Nick bir kez daha başarısız olmuştu. Bağlı olduğu şirket haftalık verdiği 20 doları da kesti. Artık ayakkabı alacak ve saçını kestirecek kadar parası bile olmadığını fark edince farklı kariyerler de denediği oldu (bilgisayar programcılığı). Fakat ilk haftadan işi bıraktı. Bu işler ona göre değildi. En sonunda ”Pink Moon” albümü çıktıktan kısa süre sonra parasızlıktan aile evine geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonraki yaşamında bir hayalet gibi yaşadı. Ailesinin arabasını alıp gaz bitene kadar günlerce eve gelmiyor, orada burada yatarak, bir şeyler içerek ve müzik dinleyerek zamanını geçiriyordu. Bu sıralarda sinir krizi geçirerek 5 hafta hastanede yattı ve tekrar yüklü
miktarda antidepresanlar kullanmak zorunda kaldı. Ölümü de bunlar ile olmuştur. 1974’te ”Pink Moon”un yayınlanmasından tam 2.5 yıl sonra odasında antidepresan kullanımında doz aşımı nedeniyle kendi yatağında ölü bulundu. Bütün kariyeri sadece 5 yıl sürdü. Ölümünden 26 yıl sonra 2000 yılında ünlü reklamlarda ve birçok filmde Nick Drake’in müziği kullanıldı ve 2000’de 70.000’in üstünde kopya satmayı başardı. 3 albümü de ”Rolling Stones 500 Greates Albums Of All Time” listesinede yer aldı. The Guardian ise Pink Moon’u en iyi altarnetif albüm saydı. Radiohead, Iron and Wine gibi ünlü gruplar ve daha
nice sanatçılar Nick Drake’den büyük ilham aldığını açıkladı. Bazı gruplar saygısını göstermek için albüm
kapaklarını Nick Drake’inkinin benzeri şekillerde tasarladı. Şuanda ise spotify da yaklaşık 2.8 milyon aylık dinleyiciye sahiptir. 50 yıl sonra popülaritesinin bu kadar artmasının ve hala artıyor olmasının sebepleri arasında kullandığı temalar ile birlikte herkesin içinde en azından bir miktar olan karanlık ve hayattan kaçma isteğini Nick Drake’in şarkılarının sözlerinde ve melodilerindeki sürreal şairanelik abidesinesinde bularak kendine bir yakınlık hissetmeleri olabilir.

Ahmet Arda Kıvanç